Fransa’daki öğrenci eylemleri birinci ayını doldurdu. Geçtiğimiz günlerde Sarı Yelekliler’in de sahaya inerek destek verdiği gösterilerde polisin eylemcilere uyguladığı orantısız şiddet medyada hızla yayıldı. Şiddet sonucu Paris’te bir kişi yaşamını yitirdi, Saint-Etienne’de eylemcilerden biri elini kaybetti. Bir ayda yedi bine yakın kişi gözaltına alındı. Muhalefet, polisin kontrolsüz müdahalesini gerekçe gösterip İçişleri Bakanı Laurent Nuñez’in istifasını istedi. Nuñez tepkilerin ardından istifasını Cumhurbaşkanı Macron’a sundu ancak Macron kabul etmedi. Öğrenci sendikaları ülke genelinde yaklaşık 1.800 lisenin ablukaya alındığını veya kapandığını duyurdu. Üniversitelerin %90’ında ise dersler boykot ediliyor. Hükümet sokağa çıkma yasakları uygulamaya başladı, belediye başkanlarına yasak bölgeleri belirleme yetkisi verdi.
Tüm bu kaosun ortasında, Boğaziçi Üniversitesi’nden Erasmus programıyla Aix-en-Provence’a gelen öğrencilerle bir araya geldik. Eğitimin durma noktasına geldiği bu belirsizlik sürecinde neler yaşadıklarını, sokaklardaki çatışma ortamının üzerlerinde bıraktığı etkiyi ve kilometrelerce öteden aynı öfkeye tanıklık etme hissini konuştuk.

Okulunuz Science-Po-Aix’teki son durum ne?
“Okulda iki hafta boyunca online eğitime geçildi, bir haftası ise tüm dersler iptal edildi. Böylece eğitime üç hafta ara verilmiş oldu. Aynı anda bir kampüsün açıkken, diğer kampüsün kapalı olduğunu gördük. Bir kampüste dersler sürerken diğerinde yapılmıyordu. Sabah 8’de derslerine gidip o günkü derslerinin iptal olduğunu öğrenenler oldu. Bir gün önceden dersin olup olmayacağını, okulun ablukaya alınıp alınmayacağını bilmiyorduk ve o günün sabahı öğreniyorduk.”
Akademisyenlerin öğrencilerin yanında yer alarak dersleri, ödevleri ve sunumları ertelemesinin, protestoların sürekli hâle gelmesinde etkili olduğunu söylediler.
Eylemler günlük yaşamınızı nasıl etkiliyor?
“Aslında okulda daha fazla vakit geçirmek, dersleri daha çok deneyimlemek istiyorduk. Ancak şu an koşullar buna izin vermiyor. Artısı ise şehri, ülkeyi daha çok gezebilme fırsatımız oldu. Fransa’daki öğrencilerin ve akademinin protestolara nasıl baktığını çok yakından görmüş olduk. Tarihin bu döneminde burada yaşananların canlı tanığı olmak heyecan verici.”
Dünya genelinde güç kazanan aşırı sağcı söylemin Fransa’da yaşananları şiddet, vandalizm ve yağma başlıklarına sıkıştırmaya çalıştığını görüyoruz. Bu söylem öğrenciler üzerinde etkili oluyor mu?
“Bizim okulumuzdaki öğrenciler –Science-Po-Aix’in sol ekole daha yakın olmasının da etkisiyle – kent genelindeki protestolara aktif katılan ve boykotları ören öğrencilerdi. Ama mesela Aix-Marseille Üniversitesindeki bazı öğrenciler protestolara karşıydı. Kendileriyle pikniklerde, partilerde bir araya geldik ve bizi korkutacak şeyler söylediler. Daha çok ‘sakın dışarı çıkmayın’, işte ‘bunlar vandal, yamyam’ gibi cümleler kurdular. Buna rağmen daha sonra Aix-Marseille Üniversitesinde de ciddi eylemler oldu.”

Peki öğrencilerin tepkisi tam olarak neye? Gençler neden şimdi, bu derece yoğun bir öfkeyle sokaklarda?
“Bizim duyduğumuz kadarıyla genel bir memnuniyetsizlik varmış. Hatta öğrenciler bunun için bir söz kalıbı kullanıyor: ‘Ras le bol’ diyorlar; bıkkınlık, hoşnutsuzluk, ‘yetti artık’ hissi, bizdeki ‘gına gelmesi’nin tam karşılığı. Liselerle başladı bu olaylar. Liselerin fiziki yetersizlikleri, öğretmen sayılarının ve kalitesinin düşüklüğü sıkça gündeme geldi. Okul çatılarının döküldüğü, sınıflarda farelerin dolaştığı söylendi. Sadece bu tür fiziki yetersizlikler değil, aynı zamanda devletin öğrencilere yaptığı APL adında bir konut yardımı varmış. Devlet bu sene bu yardımdan Avrupa dışından gelen öğrencilerin yararlanmasını zorlaştırmış.*Protestoların başlama sebeplerinden biri de bu. Liselerle başladıktan çok kısa bir süre sonra gösteriler alevlendi, çünkü polis liselilere şiddet uyguladı. Polisin şiddetine maruz kalan küçük yaşta öğrenciler, üniversite öğrencilerini daha fazla tetikledi ve olaylara dahil etti. Göz yaşartıcı gazlar kullandılar, fiziksel şiddetin dozu sürekli arttı. Sonuçta öğrencilerin tepkisi eğitimdeki yetersizliklere, ekonomideki kötü gidişata, hak ve hukuk ihlallerine ve göçmen karşıtı politikalara doğru yöneldi.”
Tüm bunlar yaşanırken birkaç gün önce Boğaziçi Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Ofisi’nden bir mail kendilerine ulaştı. Mailde, “Gösteri ve toplumsal olayların gerçekleştiği bölgelerden mümkün olduğunca uzak durmanızı ve güvenliğinizi riske atabilecek herhangi bir ortamın içinde bulunmamanızı rica ediyoruz. Gerekli olmadıkça kalabalık gösteri alanlarına girmemeniz önem taşımaktadır.” denildi.
Bu maili gördüğünüzde ne tepki verdiniz?
“Biz bayağı şaşırdık Boğaziçi’nden buna dair bir mail gelmesine, başta daha fazla endişelendik diyebiliriz. Olayların Türkiye medyasına da yansıdığını, aslında ne kadar büyük çaplı olduğunu gördük. Çünkü buradan çok iyi anlayamıyoruz, belki burada olduğumuz için dışarıdan bir gözle bakamıyoruz. Tabii işin bir de müdahalecilik boyutu var. Bu genel olarak Boğaziçi Üniversitesi’nin şu anki yönetiminin de protesto kültürüne nasıl baktığını gösteriyor. Buraya gelen Boğaziçili öğrencileri kendilerine bir emanet gibi gördükleri için vize işlemlerimizde problem olmasından korktular ama genel olarak bizce Boğaziçi Üniversitesi’ndeki yönetimin tavrını gösteren bir durum. Protesto hakkımızı nasıl kullanacağımızı belirlemeye çalışan bir çeşit sınır ihlali.”
Türkiye’deki eylemlerle kıyasladığınızda ne gibi benzerlikler ve farklılıklar görüyorsunuz?
“Türkiye’deki eylemlere çok fazla benzeyen noktası var. Burada da odağı eylemin asıl amacından uzaklaştırıp ‘Ama işte mağazaları yağmalıyorlar, kamu malına zarar veriyorlar’ diyenler oluyor. Bu da tabii ki spekülasyonlara ve yalan algılara sebep oluyor. İşte ‘Mahalle esnafının dükkanını yaktılar’ gibi. Aksine 17 Ekim eylemlerinde gördük ki eylemciler genel olarak çok pahalı ve lüks mağazalara zarar verdiler. Hermes, Dior, Chanel, Celine gibi. Bu söylemler Türkiye’dekilere çok benziyor. Gezi döneminde de benzerlerini duyduk, hâlâ da duyuyoruz. Onun dışında Türkiye’deki gibi pek çok maskot çıktı. Türkiye’de Pikaçu meşhur olmuştu biliyorsunuz, burada da farklı farklı çizgi film karakterleri yapıldı. Eylemlerin Türkiye’dekilere benzemeyen noktalarından bahsetmek bizce daha kritik. Ders boykotları Türkiye’dekinden daha farklı. Gerçekten buna bir kişi, bir grup karar veriyor ve karara herkes uyuyor. Boğaziçi’nde boykotları sürdürebilen bir hareket çıkmadı. Buna yeterince özen gösteremediler. Toplu bir şekilde hayatı durduramadık yani. Türkiye’deki korku atmosferinden ve hocaların önceliğinin eylemler ya da tutuklanan öğrenciler olmamasından kaynaklı. Ayrıca buradaki insanlar protesto sırasında daha cesur hamleler yapıyor. Yakın zamanda Paris’te 1800’lü yıllardan kalma bir devlet binası yakıldı mesela. Uç noktalara gitmekten, radikal adımlar atmaktan daha az korkuyorlar. Sonuçta kodlarında kültürel bir hafıza taşıyorlar ve geçmişleri onları cesaretlendiriyor. Bu sebeple polisin şiddetine karşılık vermek, yakmak, yıkmak gibi konularda daha cesurlar.”

Peki ya sonrası? Ne öngörüyorsunuz?
“Aslında hiçbir şey öngöremiyoruz, bilmiyoruz. Resmi takvime göre haftaya da okulumuzun olması gerekiyor ama olacağını sanmıyoruz. Sonraki hafta da zaten yaklaşık hafta sonuyla birlikte 9 günlük bir tatil var. Büyük ihtimalle 2 Kasım’a, 3 Kasım’a kadar tatil olur. Türkiye’de tutuklamalar ciddi boyutlara geldiğinde eylemler duruluyor ama burada öyle değil. Sendika tekrar 5 Kasım’da eyleme çağırdı herkesi, 17 Ekim Cumartesi günü olduğu gibi. Sonrasında olayların ne kadar büyüyebileceğini, hangi noktada, alınan hangi aksiyonlarla çözülebileceğini bilmiyoruz. Olayların bitmesi için politikada bazı yapısal kararların alınması gerekiyor. Hükümetten birilerinin istifası ilk adım olabilir. Ama halkta bir yılgınlık yok. Kalabalıkların öfkesi sürüyor. Yakın zamanda sona ereceğini düşünmüyoruz.”
Sohbetin sonuna doğru konu, bu sürecin onlarda uyandırdığı hislere geldi. Başka bir ülkenin krizine tanık olurken duydukları o tuhaf aidiyet hissini şu sözlerle anlattılar:
“Sanki Türkiye’yi yanımızda taşımışız gibi bir hissiyat yarattı bizde. Yaşımız gereği o kadar deneyimlememiş olsak bile Gezi süreciyle çok bağdaştırdık. Bir yandan burada bunun travmatize edici etkisini kesinlikle yaşıyoruz ama diğer yandan, sadece Türkiye’nin böyle süreçlerden geçmediğini görmek farklı ve tuhaf bir rahatlama hissi de verdi. Aslında dünyanın genel olarak ne kadar kötü bir yere gittiğini görebiliyoruz. Bir şekilde ‘Türkiye tek değilmiş’ gibi hissettik. Çünkü Türkiye’nin içindeyken sürekli haksızlığa uğruyoruz ve haksızlığa uğrayanlar sadece bizlermişiz, Türkiyeli gençlermiş gibi geliyordu. Burada, başka bir ülkede bizimle aynı yaşlardaki insanların aynı öfkeyi taşıdığını görmek, bir yandan da evrensel bir bütünün parçası gibi hissettirdi bize.”
*Fransa’daki APL adlı konut yardımıyla ilgili detaylı bilgilere buradan ulaşabilirsiniz: https://www.caf.fr/allocataires/actualites/actualites-nationales/apl-ce-qui-change-pour-certains-etudiants-partir-du-1er-juillet-2026
* Boğaziçi mezunu gazeteci İlayda Habip güncel durumu kendi sosyal medya hesaplarından paylaşıyor, eylem alanlarından yayınlar yapıyor. Takip önerisi olarak bırakmış olalım: https://www.instagram.com/ilayda.habip/
Arda Akdemir – Artı Dergi
