Yas

Yas; büyük bir kayıp sonrası duyulan derin acı, üzüntü ve bu duruma verilen duygusal, bilişsel ve davranışsal tepkiler sürecidir. Günümüz toplumunda genellikle sadece ölümle bağdaştırılsa da yas, aslında çok daha geniştir. Boşanma, romantik bir ilişkinin bitişi veya köklü bir dostluğun sona ermesi gibi durumların ardından hissedilen o derin boşluk da yas sürecinin bir parçasıdır. Bu süreç kişiden kişiye değişir ve doğası gereği inişli çıkışlıdır. Bazıları kendi iç dünyasına çekilirken, bazıları dışa dönük bir maskeyle hayata karışarak bu süreci yönetmeye çalışır. Toplumda yas denilince akla depresyon, ağlama krizleri ve hayattan elini eteğini çekmek gelse de eğlence mekanlarında sabahlara kadar dans eden bir kişi de aslında yasın ortasında olabilir. Herkesin bu derin acıyla yüzleşme şekli farklıdır; kimi acıyla doğrudan yüzleşir, kimi ondan kaçarak hayata tutunmaya çalışır.

Yas sürecinden çıkıp “normal” hayata adapte olabilmek sabır isteyen bir yoldur. Bir tarafta sosyal hayattan koparak sadece kaybın yokluğuyla nefes alanlar, diğer tarafta ise zihnini başka meşguliyetlerle doldurarak bu yoğun duygudan kaçanlar vardır. Hangisinin daha sağlıklı olduğu tartışılır; zira yas, son derece subjektif bir deneyimdir. Ancak yas tutan birini mutlaka ağlarken görmek zorunda değiliz. Geçmişten gelen “geleneksel yas” kalıplarına uymayan bireyler, bir yandan acılarıyla baş etmeye çalışırken bir yandan da toplum baskısıyla mücadele etmek zorunda kalırlar. Örneğin, kaybettiği yakınının cenazesinde gözyaşı dökmeyen veya tebessüm eden birine “hiç üzülmüyor” gözüyle bakılması, toplumun bu konudaki acımasız ve yargılayıcı tarafını gösterir. Oysa sessizlik de tebessüm de yasın bir dilidir.

Yasın süresi de en az biçimi kadar kişiseldir. Bazı kayıpların yası aslında hiç bitmez; insan sadece o boşlukla yaşamayı öğrenir. Bazıları için iyileşmek, kaybedilen kişiye yapılan bir “ihanet” gibi algılanabilir. Acı, gidene dair elde kalan son bağ olduğunda, birey yastan çıkmayı reddederek acıya bağımlı hale gelebilir. İyileşmeyi reddetmek veya rutin hayata dönme konusundaki isteksizlik de bu sürecin bir parçasıdır.

İyileşme yolundaki çaba ise doğrusal değildir. Bir sabah daha hafif uyanan ve bunun için vicdan azabı çeken bir birey, aynı günün akşamında ağır bir ağlama kriziyle en başa döndüğünü hissedebilir. Fransız sanatçı Yoann Bourgeois’un o meşhur performansını düşünelim: Görünmez bir merdivende iki basamak yukarı çıkarken aniden üç basamak geriye düşer; tam zirveye ulaştığını sandığında kendini en dipte bulur. Bu performans, bir kayıptan sonra hayatta kalma çabasının en yalın özetidir.

Sonuç olarak yas; karmaşık, mahrem ve özgün bir yolculuktur. “Acının içinden geçmeden dışına çıkamazsın” sözü, bu sürecin kaçınılmazlığını hatırlatır. Eğer nefes almaya devam edeceksek, o boşluğun içinde kaybolmamak için acıyla barışmayı öğrenmemiz gerekir. Bir gün iyi, bir gün berbat hissetmenin normal olduğunu; hayata dönmenin bir ihanet değil, hayatta kalma içgüdüsü olduğunu kabul etmek ilk adımdır. Bu ağır yük tek başına taşınamayacak kadar büyüdüğünde ise profesyonel bir destek almaktan çekinmemek gerekir. Dünya biz hazır olmasak da dönmeye devam ediyor ve içimizdeki hayatta kalma içgüdüsü, en ağır kaybın altından bile filizlenecek bir umut barındırıyor.

Zehra Palak – Artı Dergi

Yorum bırakın