Az önce ki halinden eser kalmayan yabancı oturuverir yanıma. Ortama hâkim olan ayazı yeni hissetmeye başlar. Yediği ayazla titreyen bedenini elleriyle sarar. Biraz önce yaşananların mimarı o değilmişçesine sükûta bürünür. Uykudan gözleri kapanmaya başlayınca da doğrulur oturduğu yerden. Derin bir iç çekişten sonra yalpalayarak gözden kayboluverir. Ve nihayet baş başa kalırım gecenin kendine has sessizliğiyle. Etrafım, denizi seyretmek, kısacık bir an bile olsa soluklanmak isteyen ziyaretçilerle doludur. Bunlardan bazılarını ilk defa görürüm. Halleri, tavırları alıştıklarımdan farklıdır. Onları istemsiz yadırgayıp yabancı hissederim. Bu yüzden bağrıma basamam hemen. Bazıları ise benim daimi müşterimdir. Hiç yadırgamam onları. Ne kadar duracağını, nasıl oturacağını, bu sefer canını neyin sıktığını hemen anlarım. Vücudunun ağırlıklarıyla birlikte hissederim dertlerinin ağırlığını. Eski zamanlarda ağaç oyuklarının görevini bu sefer ben üstlenirim. Dinlerim benimle derdini paylaşmak isteyen her kim varsa. Hafifletmeye çalışırım gereksiz ağırlıklarını. Ortak olup yarenlik ederim dertlerine. Dertlerine ortak olmama izin vermeyenlerde olur elbet. Bunu sabır taşı öyküsünü bildiklerinden mi tercih etmezler bilinmez. Beni muaf sayarlar dertlerinden. Omuzlarındaki yüklerle birlikte terk-i diyar etmeyi yeğlerler. Ana rahminden sonra en rahat yer olan ölümün kucağına bırakırlar kendilerini. Tüm telaşeden uzak; sessiz ve yalnız.
Tüm günüm dert dinlemekle geçmez elbet. Mutluluğunu anlatanı da, o anda bu mutluluğu yaşayana da tanıklık ederim. Acemi bir aşık gelir; onların heyecanına, gülüşmelerine, utangaçlıklarına ortak olurum. Bazen de sevdiğini haykırmaktan çekinmeyenleri duyarım. Bu uğurda benden faydalanmalarına bile kızmam. Üzerime çizilen bir kalp, yanına kondurulan iki harf canımı acıtmaz. Sevgi için yapıldığını bildiğimden kızmam onlara. Görmezden gelirim bu davranışları. Ama görmezden gelemediğim, kızdığım anlarda olur elbet. Yağmurla taşan deniz sularıyla yıkanıp alabildiğince parlak olduğum günler martıların umarsızca üzerime pislemesi beni fena halde kızdırır. Tüm imajımı bir anda sarsar. Oturmak isteyenler bu sebeple beni tercih etmez. Belki de bunların arasında derdini paylaşıp , mutluluğuna ortak olacağım nice ziyaretçi kaybederim. Bu talihsizlik beni karşıdaki binaları görene kadar üzer. Sonrasında hemen fikrim değişir. Varsın üzerimde sadece kuş pisliği olsun dedirtir. Binaların arasına sıkışmış, sıkıştırılmak için küçük parçalar haline getirilmiş diğer taşları görünce bu seferde tamahkâr halime kızarım. Çünkü bir kuş pisliği moloz haline getirilmekten , gün ışığından mahrum bırakılıp, onlarca ağırlığı göğüslemekten zor ve ıstıraplı değildir. Bir kez daha ne kadar şanslı olduğumu anlayıp gökyüzüne bakarım. Her şeye daha bir aşkla tutulurum. Güneşin, havanın, denizin tadını daha fazla çıkarırım. Diğerlerinden daha şanslıyımdır ben. Etrafım çeşitlidir benim. Çimleri görürüm, üzerinde ilk adımlarını atmaya çalışan bebeğe şahitlik ederim. Kedilere, köpeklere, insanlara ev sahipliği yaparım. Sınırlaması olmadan deniz kenarında varlığımı sürdürmeye çalışırım. Güne dalga sesiyle başlar onun sesiyle gecenin karanlığına dalarım. Gecelerimin sakin geçmediği zamanlarda olur elbet. Elinde arpa suyu şişesiyle nara atan biri böler gecenin sessizliğini. Saydırır bu düzene, buna sebep olana. Aralıksız devam eder sinkaflı cümlelerine. O kadar bağırıp çağırmasına rağmen ne söyleyecek sözü ne de kavgası biter. Bu sefer de hıncını elindeki şişeden çıkarır. Kendisine tüm yol eşlik eden şişeyi savurur üzerimize doğru. Paramparça hale gelir bir anda. Kırılmasına ses etmeden savrulduğu yerde kalıverir öylece. Çünkü ister ki kırılan ve zarar gören yalnızca kendisi olsun. İster ki bu hüznü bir başkası yaşamasın. Saçılan parçalar bana eşlik eder hep birlikte o yabancıyı izlemeye koyuluruz.
SON…
Yudum Baysan
Görsel: İdil Deniz Baykan
