Dünyada her üç kadından biri hayatı boyunca farklı şekillerde en az bir kez şiddete uğruyor. Süregelen bu şiddet ise gün geçtikçe artıyor. Özellikle kendi toplumumuzda da neredeyse her gün şiddet mağduru bir kadın ya da çocuk görüyoruz. Bu duruma ithafen ve toplumda farkındalık yaratmak amacıyla, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu 1999 yılında 25 Kasım tarihini Uluslararası Kadına Yönelik Şiddetle Mücadele Günü olarak ilan etmiştir. Ne yazık ki bu özel günde bile birçok kadın şiddet görmeye devam ediyor.1
1960’lı yıllarda Dominik Cumhuriyeti’nde süregelen diktatörlüğe karşı hareketin sembollerinden biri olan Mirabal Kardeşler, bugünün belirlenmesinde önemli rol oynamıştır. Mirabal Kardeşler olarak bilinen bu üç kız kardeş; Patria, Minerva ve Maria Teresa, özgürlük ve insan hakları için verdikleri mücadele sonrası bir sembol haline gelmiştir. Bu nedenle 25 Kasım yalnızca bir anma günü değil, aynı zamanda politik bir direnişin ve adalet arayışının temsilidir.

Aslında daha çok Türkiye’nin güncel durumu hakkında yazmak istesem de, Türkiye’nin 2021 yılında geri çekildiği uluslararası öneme sahip olan ve kadına yönelik şiddete karşı mücadeleyi temel alan İstanbul Sözleşmesi’nden bahsetmeden geçmek istemiyorum. İstanbul Sözleşmesi 2011 yılında hazırlanmış, onaylanmış ve ilk kez İstanbul’da imzaya açılmıştır. Adını da İstanbul’da imzalanmış olmasından alır. 2014 yılında on devletin imzalama koşulunun yerine getirilmesiyle uluslararası sözleşme statüsü kazanmıştır. Bu sözleşmeyi ilk imzalayan ülke Türkiye olmasına rağmen, 2021 yılında tüm tepkilere karşın geri çekilmesi trajiktir. 2
Kadına yönelik şiddet; toplum içinde ya da özel hayatta, cinsiyete dayalı olarak kadının fiziksel, cinsel veya psikolojik zarar görmesiyle sonuçlanan ya da bu sonuçlara yol açabilecek tehdit ve baskı türlerinin tamamıdır. Bu konuda söylenebilecek çok fazla şey var ancak ben biraz daha spesifikleştirip Türkiye üzerine konuşmak istiyorum. Bu kısmı birtakım istatistiksel verilerle somutlaştırabilir ve farklı yönlerden ele alabiliriz. Örnek olarak aile içi şiddet, koruma kararları ve 6284 kapsamında açılan davaların sayısına bakılabilir. Ancak birçok kadın, fail hakkında dava açmayı bırakın, emniyete dahi başvurmuyor. Bu sebeple TÜİK anket sonuçlarının diğerlerine kıyasla daha gerçekçi bir tablo sunduğunu düşündüğüm için buna odaklanacağım. 3
TÜİK’in 2024’te gerçekleştirdiği kadına yönelik şiddet araştırmasına göre, her sekiz kadından biri yaşam boyu fiziksel şiddete; her üç kadından biri ise yaşam boyu psikolojik şiddete maruz kalıyor. Dahası, Türkiye’de son on yılda 3.565 kadın cinayetinin gerçekleştiğini kaynaklardan görebiliyoruz ve bu da neredeyse her gün bir kadın cinayeti işlendiği anlamına geliyor. Peki bu durum nasıl bir sonuç doğuruyor? Haberlerde veya sosyal medya platformlarında her gün bu haberlerle karşılaşmak insanları nasıl etkiliyor? Bu noktada benim kendi görüşüm, insanların bu haberlere alıştığı ve bu durumu kanıksadığı yönünde. Ancak alışmak olayın caniliğini ve vahşetini azaltır mı? Kanıksamak tepkisizliği örter mi? Burada Mor Çatı gibi bağımsız kuruluşların varlığından elbette bahsetmiyorum. Böyle topluluklar önemli bir rol üstleniyor; ancak benim değinmek istediğim nokta, halkın bu duruma giderek tepkisizleşmesi ve en azından yanlışlığını dahi dile getirmemesi. 5

Biraz da kadınların kendilerini korumak için nasıl önlemler almaya çalıştıklarından bahsetmek istiyorum. Birçok kadın, değil polise başvurmak, yardım bile istemiyor. Şiddeti içinden çıkılamaz, çaresi olmayan, bitmeyecek bir çile olarak görüyor ve hayatı boyunca bu şiddete maruz kalmak zorunda olduğunu düşünüyor. Ayrıca önemli bir nokta da şu ki, kadınlar bu konuda yeterince bilgili ve eğitimli değil. Şiddetle karşı karşıya geldiklerinde ne yapacaklarını bilemeyen, toplumsal baskılar ve ekonomik yetersizlikler nedeniyle ses çıkaramayan birçok kadın var.
Öte yandan başka bir grup daha var: yasal yollarla kendini koruyabilecek bilgi ve yetkinliğe sahip olanlar. Kadının herhangi bir topluluğa başvurmadığı, yalnızca yasal yollarla kendini korumaya çalıştığı bir örnek vermek istiyorum: Saliha Akkaş. Kendisi TCMM’de çalışıyordu ve eşi tarafından şiddete uğrayınca uzaklaştırma kararı aldırdı. Bu karara uymayan eşi, Saliha Akkaş’ı 37 farklı yerinden bıçaklayarak ağır şekilde yaraladı ve Saliha Akkaş hayatını kaybetti. Bu örneğe baktığımızda, yasal haklarını bilen ve ona göre davranan bir vatandaş olsak bile, adalet ve hukukun gereken caydırıcılığı sağlamadığını görüyoruz. Böyle bir durumda uzaklaştırma kararı bile uygulanmıyor mu? 6

Günün sonunda kadın eğitimli olsa da olmasa da sonuç değişmiyor. Peki ne yapılmalı? Benim önerim, halkın kadının eşitliğini kabul etmesi ve çağ dışı düşüncelerden uzak durması. Bunu sağlamak kolay değil ama bir yolu var: halkı eğitmek. Çünkü kadına şiddetin yanlışlığını bile sorgulayan insanlar var. Bence insanların kadın cinayetlerine genel bir “sebep” araması, kadın mağdurların hayatını değersizleştiriyor; çünkü sebebi ne olursa olsun, her şeyden önce insanız ve bu vahşetin tek bir gerekçeye indirgenmesi mümkün değildir. Çözüm olarak eğitimin uygulanması uzun ve zorlu bir süreci gerektiriyor. O zamana kadar her gün bir kadının daha hayata gözlerini yummasına göz mü yumacağız? Bu konuda yasal ve caydırıcı düzenlemeler yapılmalı ki olumlu sonuçlar görebilelim. Son olarak yazımı “Hepimiz insanız, herkesin hayatı değerli” diyerek bitirmek istiyorum.
Merve Korkmaz – Artı Dergi
Görsel: İdil Deniz Baykan
